Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporunun Ceza İnfaz Sistemi ve Mahpus Hakları Açısından Değerlendirilmesi ve Yasa Hazırlık Sürecine Yönelik Öneriler

İçindekiler

1. Giriş

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesinde 5 Ağustos 2025 tarihinde çalışmalarına başlayan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu (Komisyon), Türkiye’de uzun süredir devam eden çatışma ve şiddet döngüsünün sona erdirilmesi ve demokratikleşme yönünde atılabilecek adımların değerlendirilmesi amacıyla kurulmuştur. Bu sürecin önemli bir boyutunu oluşturan ceza adaleti ve infaz sistemi de bu tartışmaların kapsamı içinde yer almaktadır.

Komisyon, farklı siyasi partilerin katılımıyla yürütülen çalışmalar kapsamında kamu kurumları, sivil toplum temsilcileri ve uzmanların görüşlerini içeren bir istişare süreci yürüttüğünü belirtmektedir. Bu sürecin bir çıktısı olarak hazırlanan Komisyon raporu, 18 Şubat 2026 tarihinde kamuoyu ile paylaşılmıştır. Siyasi partiler tarafından sunulan değerlendirmeleri bir arada sunan bu rapor, temel hak ve özgürlükler alanına ilişkin çeşitli tespit ve önerilere de yer vermektedir.

Bu bilgi notu, söz konusu raporu ceza infaz sistemi ve mahpus hakları perspektifinden değerlendirmektedir. Raporda yer alan değerlendirme ve öneriler; infazda eşitlik, mahpusların temel haklara erişimi, infaz rejiminin işleyişi ve denetim mekanizmaları açısından incelenmektedir. Raporda çizilen çerçeve ile infaz sisteminde gözlemlenen yapısal sorunlar arasındaki uyum, boşluklar ve sınırlılıklar, bu yaklaşımın yasa hazırlık sürecine olası yansımaları ve doğurabileceği risklerle birlikte ele alınmaktadır.

2. Ceza İnfaz Sistemine Yaklaşımın Kapsamı ve Sınırları

Komisyon raporu incelendiğinde, ceza infaz sistemine ilişkin değerlendirmelerin raporun genel çerçevesi içinde sınırlı bir yer tuttuğu görülmektedir. Raporun ağırlıklı olarak çatışma ve şiddet döngüsünün sona erdirilmesine ilişkin siyasal ve toplumsal bir çerçeve sunduğu; ceza infaz sistemine ilişkin meselelerin ise bu daha geniş çerçeve içinde, belirli başlıklar altında ele alındığı anlaşılmaktadır.

Bu durum, ceza infaz sisteminin genel yaklaşım içinde ikincil bir alan olarak konumlandırıldığını ve bağımsız bir politika alanı olarak ele alınmadığını göstermektedir. Oysa silahlı çatışma gibi güvenlik odaklı bağlamlarda, kitlesel tutuklama ve hapsetme pratiklerinin yaygınlaşabildiği ve ceza adaleti mekanizmalarının bu süreçlerin merkezî araçlarından biri haline gelebildiği bilinmektedir. Buna rağmen, infaz rejiminin işleyişine ilişkin yapısal sorunlar ve uygulamadaki ihlal pratikleri raporda ayrıntılı biçimde ortaya konulmamaktadır. Özellikle suç türüne dayalı ayrımlar, idari takdir yetkisinin genişliği ve denetim mekanizmalarının sınırlılığı gibi temel sorun alanlarının kapsamlı biçimde ele alınmadığı görülmektedir.

Bununla birlikte, infaz sistemine ilişkin bazı başlıkların görünür kılındığı da anlaşılmaktadır. İnfaz mevzuatının uluslararası standartlar ve yargı içtihatları doğrultusunda gözden geçirilmesi, koşullu salıverilme uygulamalarına ilişkin adalet ve eşitlik vurgusu, hasta ve yaşlı mahpusların durumuna ilişkin değerlendirmeler ile İdare ve Gözlem Kurullarına yapılan atıflar bu kapsamda öne çıkmaktadır.

Ancak bu başlıkların ele alınış biçimi incelendiğinde, değerlendirmelerin büyük ölçüde genel ilke düzeyinde kaldığı ve mevcut sorun alanlarını somut biçimde ortaya koyan bir yaklaşımın sınırlı olduğu görülmektedir. Bu durum, raporda çizilen çerçevenin yasa hazırlık süreçlerine doğrudan yansıması halinde, infaz sistemine ilişkin yapısal sorunların düzenleme dışında kalması ve mevcut uygulamaların önemli ölçüde korunması riskini doğurmaktadır. Oysa infaz sistemine ilişkin uluslararası standartlar, daha somut, ölçülebilir ve denetlenebilir düzenlemelerin yapılmasını gerektirmektedir.

3. Mahpus Hakları Açısından Temel Sorun Alanları

Komisyon raporunda ceza infaz sistemine ilişkin sınırlı sayıda başlığa yer verilmekle birlikte, bu başlıkların mahpus hakları perspektifinden daha ayrıntılı değerlendirilmesi gerekmektedir. İnfaz sistemine ilişkin düzenleme ve uygulamalar, eşitlik ilkesi, yaşam hakkı ve sağlık hakkı gibi temel güvencelerin somut olarak hayata geçirilmesi bakımından kritik önemdedir. Bu çerçevede, aşağıda raporda değinilen başlıklar mahpus hakları perspektifinden ele alınmakta ve mevcut yapısal sorunlar ışığında yasa hazırlık sürecine yönelik öneriler geliştirilmektedir.

3.1. İnfaz Rejiminde Eşitlik İlkesine İlişkin Sorunlar

Komisyon raporu, infaz süreçlerinin daha adil ve eşitlikçi biçimde ele alınmasını ve mevzuatın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ile Anayasa Mahkemesi (AYM) içtihatları doğrultusunda gözden geçirilmesini önermektedir. Ancak bu vurgu, mevcut eşitsizliklerin niteliği ve dayanaklarına ilişkin somut bir analizle desteklenmemektedir.

Türkiye’de ceza infaz sistemi uzun süredir suç türüne dayalı farklılaştırmalar üzerine kuruludur ve bu ayrımlar artık istisnai olmaktan çıkmıştır. Bu farklılaştırmaların eşitlik ve ayrımcılık yasağı ile uyumu, ancak meşru, ölçülü ve öngörülebilir kriterlere dayanması halinde mümkündür. Mevcut uygulamada ise özellikle koşullu salıverilme rejimi bakımından bu koşulların karşılanıp karşılanmadığı ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Bu bağlamda en tartışmalı alanlardan biri, infaz sistemindeki en ağır ceza biçimlerinden birini oluşturan ve uzun süreli, yüksek düzeyde izolasyon koşulları içeren ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin infaz rejimidir. Mevcut mevzuata göre, bu cezaya mahkûm edilenler bakımından kural olarak 30 yıllık infaz süresinin ardından koşullu salıverilmeden yararlanabilme imkânı öngörülmekte; örgütlü suçlar bakımından ise bu süre 36 yıla çıkmaktadır. Bununla birlikte,  özellikle terörle bağlantılı suçlar ve devlet güvenliğine karşı suçlar bakımından koşullu salıverilme hükümleri hiçbir şekilde uygulanmamaktadır. Bu yapı, infaz rejiminde suç kategorisine dayalı keskin farklılıklar yaratmakta ve bazı mahpuslar açısından tahliye ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır.

AİHM içtihadına göre, ömür boyu hapis cezalarının “indirilebilir” nitelikte olması gerekir. Bu, mahpusun belirli bir süre sonunda cezanın infazının devamının meşru olup olmadığının değerlendirildiği, açık, öngörülebilir ve erişilebilir bir gözden geçirme mekanizmasının varlığıyla mümkündür. Doktrinde “umut hakkı” olarak ifade edilen bu ilke, serbest bırakılma ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılmamasını ve cezanın ilerleyen aşamalarında mahpusun durumunun değerlendirilmesini gerektirir. AİHM, bu tür bir gözden geçirmenin en geç yaklaşık 25 yıl içinde yapılması gerektiğine işaret etmektedir. Mahkeme, Türkiye’ye ilişkin kararlarında da koşullu salıverilme imkânı bulunmayan ve fiilen gözden geçirilemeyen ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin bu standardı karşılamadığını ortaya koymuştur.

Komisyon raporu sonrası yasa hazırlık süreçlerinde suç türüne dayalı farklılaştırmaların yarattığı yapısal eşitsizliklerin ele alınması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimini AİHM içtihadındaki “cezanın indirilebilirliği” standardı ve “umut hakkı” ile uyumlu hale getirecek somut düzenlemelerin geliştirilmesi zorunludur.

3.2. İdare ve Gözlem Kurullarının Yapısı ve İşleyişi

Komisyon raporunda, İdare ve Gözlem Kurulları ile ilgili mevcut uygulamaların gözden geçirilmesi gerektiğine yönelik bir atıf yer almaktadır. Ancak bu atıf, söz konusu kurulların yapısı, işleyişi ve kararlarının mahpusların haklarına etkisi bakımından kapsamlı bir değerlendirme içermemektedir.

İdare ve Gözlem Kurulları, başta koşullu salıverilme süreçleri olmak üzere infaz rejiminin işleyişi üzerinde doğrudan belirleyici bir rol oynamaktadır. Kurullar tarafından verilen iyi hal kararları, mahpusların tahliye edilip edilmeyeceğini fiilen belirlemekte; bu yönüyle kurul değerlendirmeleri yargısal sonuçlar doğurmaktadır. Buna rağmen bu kararlar, yargısal güvencelerden yoksun biçimde, idari bir mekanizma tarafından alınmaktadır. Kurul kararları her ne kadar infaz hâkimliklerinin denetimine ve itiraz yoluna tabi olsa da, bu denetimin yargısal güvenceler bakımından yeterli olup olmadığı tartışmalıdır.

Kurulların yapısı da bu sorunu derinleştirmektedir. Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik uyarınca kurullarda görevli kişilerin büyük ölçüde kurum personelinden oluşması ve aynı kişilerin mahpuslara ilişkin hem disiplin süreçlerinde rol alması hem de iyi hal değerlendirmesi yapması, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri bakımından ciddi sorunlar doğurmaktadır. Bu yapı, mahpusların özgürlüğünü doğrudan etkileyen kararların idari hiyerarşi içinde ve kurumsal bağlılık ilişkileri çerçevesinde alınmasına neden olmaktadır.

Ayrıca iyi hal değerlendirmesinin hangi ölçütlere dayandığına ilişkin belirsizlikler ve karar gerekçelerinin yeterince şeffaf olmaması, değerlendirme süreçlerinin öngörülebilirliğini zayıflatmaktadır. Bu durum, mahpusların hangi davranışlarının tahliye süreçlerine nasıl etki edeceğini önceden öngörebilmesini güçleştirmekte ve hukuki belirlilik ilkesini zedelemektedir. Uygulamada bu değerlendirme çoğu durumda nesnel ölçütlerden ziyade kurum içi uyum ve idareye karşı tutum gibi sübjektif unsurlar üzerinden şekillenebilmekte; bu durum iyi hal değerlendirmesini disiplin mantığına yaklaştırmaktadır.

CİSST’e ulaşan başvurular, bu belirsizliklerin keyfi sonuçlara yol açabildiğini göstermektedir. Mahpusların gündelik yaşam pratiklerine ilişkin sıradan davranışlarının dahi değerlendirme kriteri haline gelebildiği ve tahliye süreçlerinde olumsuz değerlendirmelere dayanak yapılabildiği görülmektedir. Bu durum, infaz sürecinin öngörülebilirliğini zayıflatarak mahpuslar açısından ciddi bir belirsizlik ve güvencesizlik yaratmaktadır.

Bu çerçevede, İdare ve Gözlem Kurullarının yapısı ve karar süreçlerinin mahpus hakları üzerindeki etkilerinin bütüncül biçimde ele alınması gerekmektedir. Kurul yapısının bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, değerlendirme kriterlerinin açık, belirli ve denetlenebilir hale getirilmesi ve karar süreçlerinin etkili yargısal denetime tabi kılınması bu alandaki temel yasal gereklilikler arasında yer almaktadır. 

3.3. Sağlık Hakkına Erişim ve Hasta Mahpuslar

Komisyon raporunda, hasta ve yaşlı mahpusların durumuna ilişkin olarak infazın ertelenmesi mekanizmasının değerlendirilmesi gerektiğine yönelik bir vurgu yer almaktadır. Bu vurgu, sağlık hakkı bakımından önemli bir soruna işaret etmekle birlikte, mevcut uygulamaların yarattığı yapısal sorunları ortaya koyan kapsamlı bir değerlendirme içermemektedir.

Hapiste sağlık hakkı, mahpuslar bakımından doğrudan yaşam hakkı ile bağlantılı olup, ihlali halinde geri döndürülemez sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. CİSST’e ulaşan başvurular, hasta mahpusların tedaviye erişimi ve infaz erteleme süreçlerinin uzun süredir ciddi sorunlar barındırdığını göstermektedir. Hastaneye sevk süreçlerinde yaşanan gecikmeler, sevk taleplerinin karşılanmaması ve ağır hastalık durumlarında dahi infaz erteleme kararının alınamaması, tahliyenin bazı vakalarda ancak yaşamın son evresinde gerçekleşmesine yol açabilmektedir. Son yıllarda hapishanelerde meydana gelen ölüm sayılarındaki artış da bu sorunların münferit değil, yapısal bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

Mevcut sistemde, 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 16. maddesi kapsamında infazın ertelenmesine ilişkin karar süreci fiilen Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) değerlendirmesine bağlıdır. Tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurulları tarafından düzenlenen raporlar, ATK tarafından onaylanmadığı sürece uygulamada sonuç doğurmamakta; bu durum karar sürecini tek bir kurumsal değerlendirmeye indirgemekte ve sistemi merkezi bir yapıya bağımlı hale getirmektedir. ATK’nin idari ve mali olarak Adalet Bakanlığına bağlı olması ise, bu süreçte verilen raporların bağımsızlığına ilişkin soru işaretleri doğurmaktadır. Bu yapı uygulamada, infaz ertelemesinin erişimi sınırlı bir mekanizma haline gelmesine yol açmakta; tıbbi gereklilikler yerine idari ve güvenlik odaklı değerlendirmelerin belirleyici olmasına zemin hazırlamaktadır.

Buna ek olarak, infaz erteleme süreçlerinde uygulanan kriterlerin belirsizliği ve dar yorumlanması, hasta mahpusların bu haktan yararlanması güçleştirmektedir. “Mahpusun hayatı için kesin tehlike” veya “hapishane koşullarında yaşamını tek başına idame ettirememe” gibi ölçütler uygulamada oldukça sınırlı biçimde yorumlanmakta ve karar mercilerine geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Benzer şekilde, “toplum güvenliği” gerekçesiyle sağlık durumu ağır olan mahpuslar bakımından dahi infaz erteleme kararlarının uygulanmadığı durumlar söz konusu olabilmektedir. Bu durum, madde 16 kapsamında öngörülen mekanizmanın koruyucu işlevini yerine getirmediğine işaret etmektedir.

Bu çerçevede, raporda hasta ve yaşlı mahpuslara ilişkin yer verilen sınırlı atıfların ötesine geçilerek, 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 16. maddesinin ve bu maddeye dayalı uygulamaların sağlık hakkı ve yaşam hakkı bakımından ele alınması gerekmektedir. İnfaz erteleme mekanizmalarının etkili ve erişilebilir hale getirilmesi, değerlendirme süreçlerinin açık ve nesnel kriterlere dayandırılması, tekil kurumsal değerlendirmelere bağımlılığın ortadan kaldırılması ve sağlık hizmetlerine erişimin kesintisiz biçimde sağlanması bu alandaki temel yasal gereklilikler arasında yer almaktadır.

3.4. Denetim ve İzleme Mekanizmalarının Sınırlılıkları

Komisyon raporunda, ceza infaz sistemine ilişkin denetim ve izleme mekanizmalarına doğrudan ve kapsamlı bir biçimde yer verilmediği görülmektedir. Raporda insan haklarının korunması ve kurumsal yapıların güçlendirilmesine ilişkin genel ifadelere yer verilmekle birlikte, hapishanelerde bağımsız ve etkili denetimin hangi araç ve mekanizmalarla sağlanacağına ilişkin somut bir çerçeve ortaya konulmamaktadır. Oysa hapishaneler, doğası gereği dış denetime kapalı yapılar olup, mahpusların temel hak ve özgürlüklerinin korunabilmesi bakımından bağımsız ve etkili izleme mekanizmalarının varlığı kritik önemdedir.

Türkiye’de özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin bulunduğu yerleri izlemekle görevli başlıca mekanizma, Ulusal Önleme Mekanizması sıfatına haiz Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’dur (TİHEK). Kurum, ilgili mevzuat uyarınca hapishaneler dahil olmak üzere tüm alıkonulma yerlerine ziyaret gerçekleştirme, inceleme yapma ve rapor hazırlama yetkisine sahiptir. Buna karşın, Komisyon raporunda TİHEK’in hapishaneler bakımından üstlendiği bu role açık biçimde yer verilmemekte; yalnızca etkinliğinin artırılması amacıyla yeniden yapılandırılması gerektiği belirtilmektedir.

Mevcut yapı ve uygulama birlikte değerlendirildiğinde, TİHEK’in izleme faaliyetlerinin kapsamı, ziyaretlerin düzenliliği ve kapsayıcılığı, raporların kamuya açıklanma biçimi ve bu raporlar doğrultusunda işletilen takip mekanizmaları bakımından sınırlılıklar bulunduğu görülmektedir. Ayrıca, kurumun idari yapısı, bütçesel ve kurumsal bağımsızlığı ile üyelerinin belirlenme usulü, izleme faaliyetlerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin güvencelerin yeterliliği konusunda tartışmalara yol açmaktadır. Bu sınırlılıklar, özellikle kapalı kurumlarda bulunan ve dış dünyayla temas imkânı son derece kısıtlı olan mahpuslar açısından, işkence ve diğer kötü muamele iddialarının zamanında ve etkili biçimde tespit edilmesi ve giderilmesi bakımından önemli riskler doğurmaktadır.

Öte yandan, sivil toplum örgütlerinin hapishanelerde bağımsız izleme faaliyetleri yürütmesine imkân tanıyan bir çerçevenin bulunmaması, dış denetimin önemli bir boyutunun zayıf kalmasına neden olmaktadır. Bu durum, resmî izleme mekanizmalarının rolünü daha da kritik hale getirmekte; ancak bu mekanizmaların mevcut sınırlılıkları, denetim sisteminin bütüncül ve etkili biçimde işlemesini engellemektedir.

Bu çerçevede, Komisyon raporunun denetim ve izleme mekanizmalarına yaklaşımı, alandaki yapısal ve uygulamaya ilişkin sorunları ortaya koymak bakımından sınırlı kalmaktadır. Mevcut durumda denetim sisteminin işleyişi, hak ihlallerinin zamanında tespit edilmesini ve etkili biçimde giderilmesini güçleştirmektedir. Denetim faaliyetlerinin bağımsızlığı, düzenliliği, şeffaflığı ve sonuçlarının bağlayıcılığına ilişkin daha somut ve uygulanabilir düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.

4. Sonuç ve Öneriler

Komisyon raporu, ceza infaz sistemine ilişkin bazı başlıkları görünür kılmakla birlikte, bu alanı bağımsız ve bütüncül bir politika alanı olarak ele almakta sınırlı kalmaktadır. Raporda infaz sistemine ilişkin değerlendirmelerin büyük ölçüde genel ilke düzeyinde kaldığı; mevcut yapısal sorunları ortaya koyan, uygulamaya ilişkin somut tespitler içeren ve bu sorunlara yönelik açık düzenleme çerçeveleri geliştiren bir yaklaşımın yeterince yer bulmadığı görülmektedir.

Bu çerçevenin yasa hazırlık süreçlerine doğrudan yansıması halinde, infaz sisteminde uzun süredir devam eden yapısal sorunların düzenleme dışında kalması ve mevcut uygulamaların önemli ölçüde korunması riski bulunmaktadır. Özellikle suç türüne dayalı farklılaştırmalar, idari takdir yetkisinin genişliği ve denetim mekanizmalarının sınırlılığı gibi temel sorun alanlarının açık ve somut düzenlemelere konu edilmemesi, hak ihlallerinin sürmesine ve kurumsallaşmasına zemin hazırlayabilecektir.

Bu nedenle, ceza infaz sistemine ilişkin olası yasal düzenlemelerde, hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak açık, öngörülebilir ve denetlenebilir bir normatif çerçevenin oluşturulması gerekmektedir. Bu doğrultuda, yasa hazırlık süreçlerinde aşağıdaki hususların açık biçimde ele alınması önem taşımaktadır:

    • Başta İnfaz Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu olmak üzere mevzuatta suç türüne dayalı farklılaştırmaların ve eşitlik ilkesini zedeleyen düzenlemelerin kaldırılması

    • Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin infaz rejiminin, AİHM içtihadında ortaya konulan “umut hakkı” ışığında yeniden düzenlenmesi

    • İdare ve Gözlem Kurullarına ilişkin ilgili Yönetmelik’in kurul kompozisyonuna dair hükümlerinin gözden geçirilerek, üyelerin mahpuslarla gündelik temas içinde olan kişilerden oluşmamasının sağlanması

    • İnfaz Kanunu’nun 16. maddesi kapsamında öngörülen infaz erteleme mekanizmasının etkili ve erişilebilir hale getirilmesi ve Adli Tıp Kurumu’nun belirleyici rolünün sınırlandırılması

    • Ulusal Önleme Mekanizması olan TİHEK başta olmak üzere izleme ve denetim mekanizmalarının bağımsızlığının güçlendirilmesi ve Paris İlkeleri ile uyumunun sağlanması

    • Sivil toplumun hapishanelerde izleme süreçlerine katılımının önündeki engellerin kaldırılması

Sonuç olarak, ceza infaz sistemi, demokratikleşme süreçlerinin merkezî bir unsuru olarak ele alınmalıdır. Bu alanda yapılacak yasal düzenlemeler, mevcut uygulamaları yeniden üretmek yerine, hak ihlallerini önlemeyi, keyfiliği ortadan kaldırmayı ve mahpusların temel güvencelere etkin biçimde erişimini sağlamayı hedefleyen bir yaklaşım temelinde şekillendirilmelidir.

Facebook
Twitter
WhatsApp
Email

Sitede Arayın